Ana Dil Bilincinin Geliştirilmesi

Ana dilimiz, duygularımızın, düşüncelerimizin, kültürümüzün, kısacası kişiliğimizin aynasıdır. Nefes alıp vermekten sonra en çok yaptığımız iş konuşmaktır. Bu konuşmalar bizi bazen yüceltir, bazen küçültür, bazen de ölüme bile götürür. Bu nedenle atalarımız "Söz var, iş bitirir; söz var, baş yitirir." demişlerdir. Ne var ki ülkemizde bu konunun önemi henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Liseyi bitiren bir öğrenci on sekiz yaşına geldiği halde, ana dilini tam olarak öğrenememekte ve üniversitelerde ek olarak Türk Dili dersleri okumaktadır. Böylesine acı bir durum gelişmiş ülkelerin hiçbirinde yoktur. Ana dilini iyi bilmeyen bir öğrenci, diğer derslerde de tam başarılı olamaz. Çünkü okuduklarımızı anlamamız, anladıklarımızı doğru olarak anlatabilmemiz için ana dilimizi iyi bilmemiz gerekir. Ana dil bilinci nasıl gelişir? Türkçeyi, ana dil olarak daha iyi nasıl öğretebiliriz? Gelişmiş ülkelerle bazı karşılaştırmalar yaparak bu soruların cevabını vermeye çalışalım.
Gelişmiş ülkelerde ana dil öğretimine çok önem verilir. Çünkü ana dili ve kişilik
gelişimi arasında çok büyük bir yakınlık vardır. Dil, düşünceden soyutlanamadığı
için dil öğretimi demek, düşünce öğretimi demektir. Dil, boş bir bal peteğine,
düşünce de bu peteğin balına benzetilebilir. Düşünce yapımız ve tarzımız da kişiliğimizin temelini oluşturur. Ülkemizde ana dili ve düşünce eğitiminin daha sağlıklı
ve başarılı olabilmesi için şu konulara özen gösterilmelidir:

Okuma Sevgisi

Okullarda okutulan bir tek Türkçe kitabıyla çocuklarda okuma sevgisi gelişmez.
Gelişmiş ülkelerde çocuklar, ortalama haftada bir, yılda elli kitap okumaktadırlar.
Çocukların kitap ihtiyacını karşılayabilmek için kütüphanelerde aynı kitaptan kırkelli tane bulundurulmaktadır. Böylece öğretmen bir ödev verdiği zaman öğrenciler
kütüphanelerden istedikleri kadar kitap alıp okuyabilmektedirler.
Ülkemizde hazırlanan Türkçe kitaplarında konular genellikle güdümlü, kuru
anlatımlı ve didaktik metinlerden oluşmaktadır. Oysa gelişmiş ülkelerde hazırlanan
ana dil öğreten kitaplarda önce okuma zevkini geliştirecek metinlere yer verilmekte, millî ve didaktik konular ise daha çok tarih ve yurttaşlık bilgisi gibi derslerde
verilmektedir. Okuma zevki ve alışkanlığının gelişiminde, üzerinde durulması
gereken en önemli konu ders dışında okutulan kitaplardır. Yılda ortalama elli kitap
okuyan bir öğrenci, on beş yıllık bir eğitim döneminde yedi yüz elli kitap okur. Bu
kadar ya da bunun yarısı kadar kitap okuyan bir kimsenin de ana dili bilincine
erişmemesi ve ana dilinin inceliklerini kavramaması mümkün değildir.

Öğretmen Yetiştirilmesi

Türkçe öğretimindeki en önemli sorun öğretmen yetiştirilmesi sorunudur. Ülkemizde henüz ana dili öğretimi üzerine çalışan yeterli sayıda kurum yoktur. Eğitim Fakültelerindeki Türkçe Öğretmenliği, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümleri genellikle ihtiyaca yönelik programlar izlemektedir. Türkoloji bölümlerinde genellikle, Türk Dili ve Edebiyatı üzerinde araştırma yapacak bilim adamları yetiştirilmektedir, ilkokul, ortaokul ve lisede okutulan Türkçe, Türk Dili ve Edebiyatı dersleri için
uzman öğretmenler yetiştirecek bir program izlenmemektedir. Dilbilimle ilgili bölümlerde yapılan çalışmalar da Türkoloji bölümlerinde olduğu gibi öğretmen yetiştirmekten çok bilimsel araştırmalara yöneliktir. Bu nedenle, Türkiye'de yalnızca Türkçe öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan bir kurum henüz yoktur. Türkçe konusunda yapılan bilimsel çalışmaların da kesinlikle yeterli olduğu
söylenemez. Türkiye'de henüz çocuk edebiyatı ile ilgili yeterli bir çalışma yoktur.
Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde edebiyattan daha çok edebiyat tarihi üzerinde
durulmakta, çağdaş yazarlara yeterince yer verilmemektedir.
Bir ağacın kökü, gövdesi, dalları ve yaprakları bir bütünü oluşturur. Ağacın kökü
olmazsa, gövde, dallar ve yapraklar kurur. Ancak, gövde, dallar ve yaprak olmayınca da ağacın kökü işe yaramaz. Dil, edebiyat ve kültür konusunu da bir ağaca
benzetmek mümkündür. Eski edebiyatımız, eski kültürümüz elbetteki çok önemlidir.
Ama bu hiçbir zaman yeni yazarları, yeni düşünce ve kültür ürünlerini ihmal ve
inkâr anlamına gelmemelidir. Çünkü böyle bir ihmal ve inkarcılık bizi çağdaş gelişmelerin dışında bırakır. Üniversitelerimiz de kapılarını çağdaş gelişmelere sonuna
kadar açmak zorundadır. Bu nedenle üniversite ve yüksek okullardaki mevcut Türk
Dili ve Edebiyatı bölümleri çağımızın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir. Bu
düzenlemeler yapılmadığı takdirde karşımıza şöyle bir kısır döngü çıkmaktadır.
Üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğrencilere yeterli kitap okutulamamaktadır. Kitap okumadan yetişen öğretmenler öğrencilerine de kitap okuma
alışkanlığı kazandıramamaktadır. Değişik kitaplar okuyarak düşünce düzeyini geliştiremeyen öğrenciler, düşünemeyen bir toplum oluşturmaktadır. Kitap okuma alışkanlığı olmayan toplumlarda kitaplar çok az sayıda basılmaktadır. Kitap satamayan
yayın evleri, düşünürlere ve yazarlara çok az ücret ödemektedir. Düşüncenin para
etmediği yerde de büyük yazarlar, düşünürler ve bilge kimseler yetişememektedir.
Ünlü Türk düşünürü İbn-i Sina "Bilim, kendisine değer verilmeyen yerden göç
eder." demiştir. Bu göçü durdurmak için bilime ve okumaya önem vermek zorundayız. Ancak, bu söylediklerimiz gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında doğrudur. Şimdiki
durumumuzdan memnun olanlar için sorun yoktur. Ayrıca, okuma ve yazmanın
önemini kavrayan ve bu konuya yeteri kadar önem veren öğretim üyelerini ve
öğretmenleri bu suçlamanın dışında tutmak gerekir.


Ülkelerin Parçalanması

Genellikle ülkelerin topla, tüfekle yani askerî güçlerle parçalanıp yok olduklarını
sanırız. Oysa toplumları ayakta tutan, milletleri parçalanıp yok olmaktan kurtaran
duygu, düşünce, inanç ve kültür birliğidir. Özellikle düşünce ve inançtaki birlik yok
olunca toplumda çözülme ve dağılmalar başlar.
Toplumda düşünce ve inanç birliğinin oluşabilmesi için düşünürlerin ve bilim
adamlarının yetiştirilmesi gerekir. Atalarımız "Kuş kılavuzsuz uçmaz" demiştir.
Atların, arıların, koyunların, balıkların kısaca doğadaki pek çok canlının lideri
vardır. Toplumlarda da bireylere yol göstermek için manevî liderlere ihtiyaç vardır.
Farabî, İbn-i Sina, Mevlâna, Ziya Gökalp gibi ünlü düşünürler bu manevî liderlerden bazılarıdır. Türk toplumunda yetişen düşünür ve filozoflar, gelişmiş ülkelerdeki düşünürlere göre daha azdır. Yeteri kadar filozof, sosyolog, yani manevî
kılavuzlar yetiştiremeyen toplumda kargaşa başlar. Çünkü kendi kılavuzu olmayan bireyler, başka ülkelerde manevi kılavuzlar arar. Kimileri Batıyı taklit eder,
kimileri Doğuyu; kimileri kapitalizmin peşinden sürüklenir, kimileri sosyalizmin,
komünizmin. Böylece düşünce kargaşası, toplumsal kargaşaya, toplumsal kargaşa da iç savaşlara, bölünme ve parçalanmalara yol açar.
13. yüzyılda Mevlâna Türkçeyi yeterli bulmadığı için eserlerini Farsça yazmıştır. Bu nedenle iranlılar Mevlâna'nın Türk değil iranlı bir şair ve yazar olduğunu
savunurlar. Aynı yüzyılda yaşayan Yunus Emre ise Arapça ve Farsçayı çok iyi
bildiği halde şiirlerini Türkçe yazmıştır. Türkçe yazan Yunus Emre'nin
Türklüğünden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ancak, Mevlâna eserlerinde kendisinin Türk olduğunu söylemesine rağmen iranlılar onun Türk değil, İranlı olduğunu
iddia edebilmektedirler. Demek ki dil, millî kimliğimizi belirleyen en önemli unsurların başında gelmektedir.
Büyük balık büyük suda yetişir. Büyük düşünürlerin yetişebilmesi için de büyük
kültürlere, zengin dillere ihtiyaç vardır. Baş nereye giderse, gövde de oraya gider.
Düşünce gücü yetersiz liderler, toplumu felâkete sürükler. Düşüncenin gücü dilin
gücüdür. Günümüzden beş bin yıl önce Mısırlı bir ozan, dilin gücü konusunda
şöyle demektedir:
Güçlü olmak istersen söz ustası ol
Dil. yiğit elindeki kılıç gibidir.
İyi konuşan, daha memir iyi dövüşenden
Dile getiremezler yüreği cerbezeli olanı.
İyilikle, adaletle hüküm sürer
Atalar dilini güzel konuşan.
 
Türkçemizin gücü de, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın, liderlerimizin kısacası ülkemizin gücüdür. Bu gücü büyütmek ve zenginleştirmek ülkemizin gücünü
büyütmek ve zenginleştirmek demektir.

Dil ve Edebiyat

Dil, altın ise şair ve yazarlar bu altını işleyen kuyumculardır. Dilbilgisi, dilin
yalnızca kurallarını ve işleniş düzenini öğretir. Dilbilgisini iyi bilmek, dili iyi öğrenmek için yeterli değildir. Dil, şair ve yazarların elinde gerçek gücüne ulaşır. Bu
nedenle dil yalnızca bir araçtır. Gerçek amaç dil değil, dil ile söylenenler ve yazılanlardır. Türkçenin şair ve yazarlarımız tarafından çok iyi işlendiği ve büyük eserler yazıldığı henüz söylenemez. Türkçede Faust, Hamlet, Donkişot gibi dünya
çapında ün kazanmış ve tüm dünya dillerine çevrilmiş ya da Nobel Ödülü almış
eserler henüz yoktur. Çünkü Türk edebiyatında tiyatro, roman, deneme, eleştiri
gibi edebî türler çok yenidir.
1860'da başlayan Tanzimat Edebiyatı döneminde, Şinasi tarafından Tercüman-ı
Ahval gazetesi çıkarılmış ve bu edebî türler ilk kez bir gazetede yayınlanmıştır.
Sözlü olarak oynanan orta oyunu bir yana bırakılacak olursa, ilk yazılı tiyatro
eseri olan Şair Evlenmesi de bu dönemde yayınlanmış ve ilk noktalama işaretleri
bu eserde kullanılmıştır. Oysa Batıda tiyatronun tarihi M.Ö.V. yüzyılda Sophakles'e
ve Aristophanes'e kadar uzanır.
Bugünkü dil ve edebiyatımızın asıl temeli ise 1911 yılında başlayan Milliyetçilik
akımından sonra atılmıştır. Bu durumda kısa zamanda çok yol alındığı Türk dili ve
edebiyatının çok geliştiği söylenebilir. Ancak, üç bin yıllık geçmişi olan Türkçede
bunlarla yetinmemeli, dünya klâsikleri ile yarışacak eserler yazılmalıdır. Gerçi
Nobel ödülleri genellikle siyasî amaçlarla verilmektedir. Ayrıca yazarlarımızın güzel
eserleri başka dillere henüz istenen güzellikte çevrilmiş değildir. 1991 yılında Almanya'da
yılın şairi seçilen Orhan Veli bu durumun en güzel örneğidir. Orhan Veli'nin şiirleri
Almancaya çevrilmeseydi, Orhan Veli'yi Almanya'da kimse tanımayacak ve ödül
de vermeyecekti. Bu da kültürel değerlerimizi başka ülkelere tanıtabilmemiz için
çeviri diline de önem vermemiz gerektiğini göstermektedir.
İngilizce, Almanca, Fransızca gibi dillerde şair ve yazarlar ortalama 100-200
bin sözcük ile düşünüp yapabilmektedir. Türk Dil Kurumunun 1988 yılında yayınladığı Türkçe Sözlükte ise ortalama 60.000 sözcük bulunmaktadır. Bu durum bize
dilimizin ve edebiyatımızın uluslar arası standartlara ulaşabilmesi için daha çok
çaba harcamamız gerektiğini göstermektedir.

Dilde Sözcük Sayısı

Düşünebildiklerimiz ne kadar çoksa, anlatabileceklerimiz de o kadar çok
demektir. C. Gamov, Afrika'nın keşfi sırasında Hutonto kabilesindeki yerlilerin en
40 
fazla üçe kadar sayabildiklerini belirtmektedir. Bilim geliştikçe yeni kavramlar
ortaya çıkmış ve bu yeni kavramları anlatacak yeni sözcükler türetilmiştir. Elli yıl
önce ülkemizde bilgisayar, televizyon kavramları olmadığı için, Türkçede bu
kavramları karşılayacak sözcükler de yoktu. Öyleyse bütün buluş ve icatlar yeni
kavramları ortaya çıkartmakta, bu yeni kavramlar da bizleri yeni sözcükler türetmeye zorlamaktadır. Buradan da, düşünce gücünün dilin gücünü zorladığı açıkça
ortaya çıkmaktadır.
Bazı dilcilere göre, bir dilin anlatım gücü sözcük sayısı ile ölçülmez. Günlük
konuşmalar için bu düşünce doğrudur. Çünkü günlük konuşmalarda çok fazla
sözcüğe gerek duyulmaz. Ama bilim dilinden söz ediyorsak, bu düşünce kesinlikle
doğru değildir. Sözcük olarak karşılığı bulunmayan bazı kavramları uzun uzadıya
anlatabiliriz. Ama önemli olan her kavramı karşılayan bir sözcüğün bulunmasıdır.
Bu nedenle sosyal ve pozitif bilimlerdeki tüm gelişmeler, yeni kavramlarla dile
yansıtılıp yeni sözcükler türetilmediği takdirde dil gelişemez ve kendini yenileyemez.
Dilde yeni sözcüklerin doğuşunun yanı sıra bazı sözcükler de zamanla unutulur. Örneğin, eskiden tartı aletlerinde okka. dirhem gibi ölçü birimleri kullanılırdı.
Ama artık kilo ve gram ölçü birimi olarak kullanıldığı için okka ve dirhem unutulmuştur. Köylerde at, eşek sırtında mal satan çerçiler artık toplumsal yaşamın
gelişmesiyle giderek azalmaya başlamıştır. Bu konuda daha yüzlerce örnek
vermek mümkündür. Ancak, burada önemli olan dilin canlı bir varlık olduğu ve
toplumsal yaşamla birlikte değiştiğidir. Dildeki sözcükler, toplumsal yaşama göre
bir ağacın yaprakları gibi bir yandan dökülür, bir yandan da yenileri yeşererek
kendilerini tazeler. 

Post a Comment

Daha yeni Daha eski