DİLLERİN SINIFLANDIRILMASI ve DİL AİLELERİ

BİÇİM AÇISINDAN DİLLER
Dillerin kaynak olarak birbirlerine yakınlığının incelenmesinde biçimbilimsel özellikler büyük bir önem taşır. Yer yüzündeki diller biçimbilimsel özelliklerine göre dört gruba ayrılır: 

1. Yalınlayan Diller
Bu dillerde sözcükler genellikle tek hecelidir. Bu nedenle yalınlayan dillere tek heceli diller de denir. Çince, Vietnam dili, Bask dili, Himalaya ve Afrika dilleri kök yalınlayan diller olarak belirtilmektedir. Bu dillerde sözcükler, söz içerisinde değişikliğe uğramazlar. Cümle içerisinde anlam, genellikle sözcükler üzerine yapılan vurgular ve ton değişiklikleri ile belirlenir. Örneğin, Çincede bir sözcüğe farklı şekilde yapılan vurgularla 10-15 değişik anlam elde edilir. Bu da bize bu dillerde vurgunun ne kadar önemli olduğunu gösterir. 

2. Bağlantılı Diller
Bağlantılı dillerde çekim ve türetim sırasında sözcük kökleri değişmez. Değişmeyen bir kökün sonuna pek çok ek getirilerek yeni anlamlar elde edilir. Bu nedenle bu dillere bitişken diller adı da verilir. Türkçe, bağlantılı diller için tipik bir örnektir. Türkçede köklere ekler getirilerek binlerce yeni sözcük türetilebilir. Bu özellikleri nedeniyle Türkçe, geniş anlatım olanaklarına ve yeni sözcük türetme gücüne sahip bir dildir. Buna şu örnekler verilebilir:
yaşamak
bilmek
anlamak
yazmak
göz
yaşa-m, yaşa-n-tı,
bil-im. bil-gi. bilgiç, bil-inç, bil-gin, bil-im-sel,
anla-m. anla-l-ım. anla-y-ış. anla-m-sız, anla-ş-ma.
yaz-ar. yaz-dır-mak. yaz-gı. yaz-ı-cı. yaz-ı-cı-lık.
göz-cü. gö/.-cü-lük. göz-lc-m. göz-lc-m-ci. göz-lc-m-ci-lik. göz-liik.
göz-liik-çii gibi.
Bağlantılı diller arasında Fince, Macarca, Samoyetçe, Moğolca, Japonca gibi
diller bulunmaktadır. Ancak, Japonca bazı küçük farklılıklar gösterir. 


3. Kaynaştıran Diller
Bu diller bağlantılı dillere benzer. Köklere son ekler gelir. Genellikle eylem, cümledeki diğer öğeleri kendisiyle birleştirir. Bu durumda bazen bir cümle bir sözcük durumuna bile gelebilir. Bu nedenle bu dillere kaynaştıran diller adı verilir. Kaynaştıran dillerin en tipik örnekleri, Amerikan yerli dilleri, Eskimoca ve Gürcücedir.

4. Bükümlü Diller
Bükümlü dillerde çekim ve yeni bir sözcüğün türetimi sırasında kök değişikliğe uğrar. Bükümlü diller kendi aralarında kök bükümlü ve gövde bükümlü olmak üzere ikiye ayrılır. Arapça kök bükümlü bir dildir. Hint-Avrupa dilleri içinde yer alan Germen dilleri, Romen dilleri gibi diller de gövde bükümlü diller grubuna girer. Almanca, Fransızca, ingilizce gibi diller gövde bükümlü dillerdendir.
Bükümlü dillere, Almancadan bazı örnekler vermek yerinde olacaktır. Almancada
gelmek anlamına gelen kommen eylemi çekime girdiği zaman eylem kökünde bulunan ünlülerden bazıları değişikliğe uğrar.
kommen (gelmek)
ich komme (ben geliyorum)
leh karne (nen gelsem)
ich bin gckommen (ben geldim)
ich war gekommcn (ben gelmiştim)
ich ware gckommen (ben gelseydim)
Örneklerde görüldüğü üzere kommen eyleminin çekimi sırasında o ve i ünlüleri a ve â ya dönüşmektedir.
Almancada sözcükler çoğul yapılırken de bu tür değişikliklere rastlanır:
das Buch (kitap)
die Büchcr (kitaplar)
der Mann (adam)
die Manner (adamlar) 

KAYNAK VE AKRABALIK İLİŞKİLERİ AÇISINDAN DİLLER
Kaynak ve kök yönünden birbirlerine yakın olan diller akraba dillerdir. Bu diller dil ailelerini oluşturur.
 
Dil Aileleri
Yer yüzündeki başlıca dil aileleri şunlardır:
Hint-Avrupa Dil Ailesi
Sami Dil Ailesi
Bantu Dil Ailesi
Çin-Tibet Dil Ailesi
Ural-Altay Dil Ailesi
Hint-Avrupa Dil Ailesi
Hint-Avrupa Dil Ailesi biri Avrupa'da, diğeri Asya'da olmak üzere iki büyük kola ayrılır. Bu kollar da kendi içinde başka gruplara ayrılır: 


A-Hint-Avrupa Dil Ailesi
Avrupa Kolu
1. Germen Dilleri
Almanca
Felemenkçe
ingilizce
İskandinav Dilleri
2. Roman Dilleri
Latince
Fransızca
İspanyolca
İtalyanca
Rumence
3. Slav Dilleri
Rusça
Bulgarca
Sırpça
Lebce
Asya Kolu
1. Sanskrit ve Bugüt.
Hint Dilleri
2. Tarihi Avestçe
3. Farsça
4. Ermenice 
                        
                        

                        
Bu dillerden başka Yunanca, Arnavutça, Keltçe, Litvanca, Hititçe de HintAvrupa Dil Ailesinin Avrupa koluna girer.
                        
B-Sami Dil Ailesi
Arapça
İbranice
Akadca
C-Bantu Dil Ailesi
Afrika'daki en büyük dil ailesidir. Bu dil ailesinde orta ve güney Afrika'da konuşulan Bantu dilleri bulunur.
D-Çin-Tibet Dil Ailesi
Asya'da bulunan en büyük dil ailesidir. Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesindendir.

E-Ural-Altay Dil Ailesi
Türkçe Ural-Altay dil grubundandır. Bu gruptaki dillerin yakınlık ve benzerlikleri
Hint-Avrupa dil ailesindeki dillerin yakınlık ve benzerliği kadar net olarak ortaya
konulamamıştır. Ural-Altay dillerinin ayrı kaynaktan gelip gelmedikleri tartışma
konusudur. Ancak, bu diller yapı bakımından birbirlerine benzer. Ural-Altay dillerinin hepsi bağlantılı dillerdir. Hepsinde belli bir derecede ünlü uyumu vardır.
Sözdiziminde sözcüklerin sıralanışı aynıdır.
Ural-Altay dil grubu iki ana gruba ayrılır. Bu gruplar da kendi içlerinde başka
gruplar oluşturur: 
  
  
 

  

  
  
Bu duruma göre Türkçe, Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna bağlı bir dildir. Ural-Altay dilleri içinde Türkçeye en çok benzeyen dil de Moğolcadır.
  
  
  
  YAZI DİLİ OLARAK TÜRKÇE
Türkçenin bulunabilen ilk yazılı belgeleri Orhun ve Yenisey anıt yazılarıdır.
Orhun Yazıtları, Göktürk (Kök-türk) devletinin hükümdarı olan Bilge Kağan'ın
734'te ölümünden sonra 735'te oğlu tarafından yazdırılmıştır. Bu döneme ait diğer
iki önemli yazılı belge Bilge Kağan'ın kardeşi için yazılan Kül Tigin yazıtı ile Bilge
Kağan'ın veziri Tonyukuk adına yazılan Tonyukuk yazıtıdır. Bu yazıtlar günümüz
Türkçesinin geçmişini gösteren en önemli belgelerdir. Prof. Dr. Doğan Aksan
"Türkçe Araştırmalarında Yeni Yollar", adlı yazısında Orhun-Yenisey anıtlarındaki
ve Uygur Türkçesindeki yazılı metinlerin, gelişmiş bir dile ait örnekler olduğunu
belirtmekte, bu yazılı metinlerin gelişme evresinin, VIII. yüzyıldan 2000 yıl daha
öncesine götürülebileceğini ileri sürmektedir. Bu duruma göre, Türkçenin 3000
yıllık bir tarihî geçmişi olan köklü bir dil olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak,
Türkçenin VIII. yüzyıldan önceki dönemine ait yazılı belgeler henüz elimize
geçmemiştir. Bu nedenle bu dönem şimdilik Türkçenin karanlık dönemidir. Pek
çok dilci bu karanlık dönemi ayaınlatmak için çeşitli çalışmalar yapmaktadır. 1991
yılında Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasından sonra Orhun
ve Yenisey bölgelerinde yeni çalışmalar başlatılmış, bazı Çin kaynaklarında yeni
belgeler bulunmuştur. Ancak, bu yeni çalışmalar henüz kesin bir sonuca ulaşamamıştır.
Dilciler, Türkçenin gelişim evrelerini kendilerine göre değişik dönemlere ayırmıştır.
Varsayımları bir yana bırakarak elimizde bulunan kesin bilgilere göre hareket
edersek, Türkçenin gelişim evrelerini dört ana bölüme ayırabiliriz:

Türkçenin Bilinmeyen Dönemi
VIII. yüzyıldan önceki ve elimizde kesin belgelerin bulunmadığı dönemdir. 
                        
                        
                        Eski Türkçe
VIII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar devam eden dönemdir. Bu dönemde Uygur Türkleri Uygur yazısını, Müslüman olan Karahanlılar da Arap yazısını kullanmaya başlamışlardır.
Orta Türkçe
XIII. yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına kadar süren dönemdir. Bu dönemde Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından Osmanlıca oluşmuş ve Arap alfabesi kullanılmıştır.
  
Türkiye Türkçesi
1911 yılında milliyetçilik akımından sonra başlayan ve günümüze dek süregelen dönemdir. 1928 yılında yapılan harf devriminden sonra Lâtin alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. VIII. yüzyıldan bu yana Türkler birçok yazı dili kullanmakla birlikte en çok Göktürk, Uygur, Arap ve Lâtin alfabelerini kullanmışlardır.

TÜRKÇENİN SON BİN İKİ YÜZ YILI
                        
                        Elimizde kesin belgelerin bulunduğu ve günümüz Türkçesini en çok ilgilendiren dönem Yenisey, Orhun yazılarından bu yana süregelen son bin iki yüz yıllık dönemdir. Orhun anıtları ilk kez 1893'te Danimarkalı dil bilgini Vilhelm Thomsen tarafından okunmuştur. Bu anıttaki yazılar, Türkçenin ulaşabildiğimiz ilk yazılı belgeleri olması bakımından çok önemlidir. Yer yüzünde pek az dilin, bin iki yüz yıl öncesine ait yazılı belgeleri vardır. Orhun anıtlarındaki yazılar, Bilge Kağan'ın
Türk ulusuna seslendiği ve öğütler verdiği metinler olup ilk satırları şöyle başlamaktadır:
Tcftri leg tefiride holmış Türk Bilge Kağan bu ödkc olurtum. Sabimin tükeli cşidgil
Ulayı iniyigünim. üglanım, biriki uguşım, budunım, biriye Şadapıt Beglcr, yıraya Tarkal
Buyur beyleri. Olu/ Tatar. Tokuz Oğuz begleri, budunı, bu sabimin cdgiiti eşit, katıgdı
tinle.
Çevirisi
Ben Tanrı gibi gökte yaratılmış. Türk Bilge Kağan bu zamanda lahla olurdum. Sözümü
sonuna kadar iyi dinleyin. Bütün küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, bütün
ulusum, sağdaki Şadapıt beyleri, soldaki Tarkallar, Buyruk beyleri. Otuz Tatar. Dokuz
Oğuz beyleri, bu sözlerimi iyice işit, can kulağı ile dinle.
Orhun anıtlarından sonra Türkçenin tarihi hakkında en önemli belge, Kâşgarlı
Mahmut tarafından 1074 yılında yazılan Divan-ü Lûgat-it Türk adlı eserdir.
Kâşgarlı Mahmut, bu eseri Araplara Türkçeyi öğretmek için yazmış, Türkçenin
Arapça kadar zengin ve güzel bir dil olduğunu savunmuştur. Bu nedenle kitaptaki
sözcüklerin Arapça karşılıkları yazılmış, Türkçe atasözleri ve deyimlerden örnekler verilmiştir, islâmiyetin Türkler arasında hızla yayıldığı bu dönemde Kâşgarlı
Mahmut, kendi öz diline ve ulusal kültürüne sahip çıkmış ve Divan-ü Lûgat-it
Türk'ün başında Araplara şöyle seslenmiştir:
 
"Yüce Tann'nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş, olduğunu, onlann ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini dündüıdüğünü gördüm. Tanrı onlara Türk adını
verdi. Onlan yer yü/.üne ilbay kıldı. Zamanımızın Hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya
uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Onları herkese üstün eyledi.
Kendilerini hak üzere güçlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı değerlendirdi. Türkler yüzünden onlan her dileklerine eriştirdi. Bu kişileri ayak takımının kötülüklerinden konulu.
Derdini dinletebilmek. Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan
başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa o takımın
korkusundan kurtulur, bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir."
Divân-ü Lûgat-it Türk'te Türk tarihi ve Türk lehçeleri hakkında da çok önemli
bilgiler verilmiştir. Bu nedenle bu eser Türk tarihi, coğrafyası, mitolojisi, folklor ve
halk edebiyatı, kısacası Türk dili ve kültürü bakımından son derece önemli bir
hazinedir. Bütün bunlardan çok daha önemli yön de, Kâşgarlı Mahmut'un günümüzden bin yıl önce yabancı dil ve kültürlere tepki göstererek kendi dilimize ve
ulusal kültürümüze sahip çıkmasıdır.
Türkçenin Karanlık Günleri
Kâşgarlı Mahmut'tan sonra Türkçeye gereken önem verilmemiş, islâm dininin
etkisiyle Arapça sözcükler güzel Türkçemizi istilâ etmeye başlamıştır. XIII. yüzyılda bilim dili Arapça, edebiyat dili Farsça olmuş. Türkçe konuşup yazmak ayıp sayılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Karamanoğlu Mehmet Bey Türkçeye sahip çıkmak istemiş ve 15 Mayıs 1277'de ünlü fermanını yayınlamıştır: "Bugünden sonra, divanda, dergâhta, barigâhta. mecliste, meydanda Türkçeden başka
dil kullanılmayacaktır."
Ne yazık ki, Karamanoğlu Mehmet Bey bu fermanı yayınladıktan birkaç gün
sonra şehit düşmüş ve onun ölümünden sonra Türkçe yine ikinci plâna itilmiştir.
XIV. yüzyılda Kırşehirli Âşık Paşa (1271-1272) Garipnâme adlı eserinin ön
sözünde kitabını neden Türkçe yazdığını anlatmış ve şu ağıdı yakmak zorunda
kalmıştır:
Türk diline kimsene bakmaz idi.
Türklere heı giz gönül akmaz. idi.
Türk dahi bilmez idi bu dilleri.
İnce yolu ol ulu menzilleri.
 
XV. yüzyılda Türkçeye sınırsız ölçüde Arapça ve Farsça sözcük dolmuş,
Türkçeye rağbet iyice azalmıştır. Bu dönemdeki durumu da Mesihî adlı divan
şairimiz şöyle dile getirmiştir:
Mesihî gökten insen sana yer yok
Yürü var gel Arapdan ya Acem'den
XV. yüzyılın ikinci yarısında Ali Şir Nevaî Arapça ve Farsçaya, Türkçeden
daha çok önem verilmesine tepki göstermiş ve Muhakemet-ül Lûgateyn adlı
eserini yazmıştır. Ali Şir Nevaî bu eserinde Türkçe ile Farsçayı kıyaslayarak,
Türkçenin Farsçadan daha üstün bir dil olduğunu savunmuş ve şöyle demiştir:
•Türkün bilgisiz zavallı gençleri gü/.cl sanarak Farsça şiir ya/.maya özeniyorlar: bir
insan geniş ve iyi düşünse Türkçedc (»öylesine genişlikler, zenginlikler durup dururken bu
dilde sür söylemenin daha yerinde, daha kolay olacağını anlar... Ana dilimin üzerinde
düşünmeye ko/ııldum. Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz, bin evrenden
daha yüksek bir evren göründü... Bu evrenin aydınlık alanlarında esinimin şahlanan atım
koşturdum; sınırsız uzaylarında hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım..."
XV. ve XVI. yüzyıllarda Visali, Edirneli Nazmî ve Tatavlalı Mahremiî şiirlerini
Türkçe sözcüklerle yazmaya özen göstermiş ve Divan edebiyatında Türki-i Basit
akîmını başlatmışlardır. Ancak, bu çabalar da sonuca ulaşamamış ve Türkçe
Osmanlıcanın egemenliği altında ezilmeye devam etmiştir.
1860 yılından sonra Tanzimat dönemi ile başlayan Türkçede sadeleşme çabaları
da pek olumlu sonuçlar vermemiştir. Bu dönemde de Arapça ve Farsçanın yanı
sıra Fransızcadan da yabancı sözcükler alınmıştır. Türkçenin bu karanlık ve acılı
dönemi 1911 yılında başlayan Milliyetçilik akımına kadar devam etmiştir.
Türkiye Türkçesinin Doğuşu
Türkiye Türkçesinin doğuşu çok yenidir. 1912 yılında Selanik'te Genç Kalemler
dergisi çıkarıldı. Bu dergide yazıları yayınlanan Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali
Canip gibi yazarlar sayesinde Türkçülük ve milliyetçilik akımı önemli bir hız
kazandı. 1928de Harf devrimi yapılarak Arap alfabesi bırakıldı ve Lâtin alfabesine
geçildi. 1932'de Atatürk'ün önderliğinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil
Kurumu) kuruldu. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin Türkçeyi zenginleştirmek, sadeleştirmek ve güzelleştirmek gibi üç önemli amacı vardı. Türk Dil Kurumu, bu amaca
ulaşabilmek için iki önemli çalışmayı başlattı:
• Halk dilindeki Türkçe sözcükleri derlemek.
• Eski kitap ve yazmalardaki Türkçe sözcükleri taramak.
 
Halk dilindeki Türkçe sözcükleri derlemek için Türkiye genelinde çok büyük bir
seferberlik başlatıldı. Okullardaki öğretmenlerin çoğu bu sözcükleri derlemekle
görevlendirildi. Bu çalışmalar sonunda halk dilinden derlenen sözcükler Türkçe
Derleme Sözlüğü, kitap ve yazmalardan taranan sözcükler de Türkçe Tarama
Sözlüğü adlı kitaplarda yayınlandı.
Türk Dil Kurumunun bu çalışmaları pek çok kimse tarafından desteklendi, bir
çok kimse tarafından da tepki gördü. Atatürk bir toplumu ulus yapan unsurların
başında dil ve tarih birliğinin geldiğini bildiği için ölümünden önce mirasının büyük
bir kısmını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bağışladı. Ancak, Atatürk'ün
ölümünden sonra 1950-1960 yılları arasında Türkçe yeni bir gerileme dönemine
girdi. Anayasa, 1924 yılındaki Teşkilât-ı Esasiye Kanunundaki dile çevrildi. Okul
kitaplarında bulunan yüzlerce Türkçe sözcük çıkarıldı. 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden
sonra Türkçeye yeniden önem verildi. Çeşitli yasa, tüzük ve yönetmelikler yayınlanarak Türkçenin zenginleşmesine, sadeleşmesine ve güzelleşmesine yeniden
özen gösterildi. 1960-1982 yılları arasında Türkçe gelişim süreci bakımından altın
bir çağ yaşadı. Ancak, bazı dilcilerin dilde ırkçılığa kaymaları, Türkçeyi araştırma
akımında aşırılığa gitmeleri yüzünden Türk Dil Kurumuna karşı bir tepki doğdu.
Bazı sözcüklerin radyo ve televizyonda söylenmesi yasaklandı. Birkaç dilcinin
hatası yüzünden yararlı olan diğer çalışmalar da durduruldu.
Türkçenin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi, sadeleştirilmesi ve güzelleştirilmesi
gibi konular günümüzde de henüz tam bir açıklığa kavuşmuş değildir. Bu konularda herkes kendine göre bir yol tutmuş, Türkçedeki terim, tanım ve kavram kargaşasına henüz son verilememiştir. Yüzyıllardan beri tartışılan, ama bir türlü tam
birlik sağlanamayan bu konuların daha iyi anlaşılabilmesi için olayların nedenleri
ve doğru sonuçları üzerinde biraz daha durmak ve hedefleri çok iyi belirlemek
gerekir. 

Post a Comment

Daha yeni Daha eski